Yazım Yanlışı

Mutlak bir inançla gözlerimi tavanada dikerim ha!

2 Ekim 2021 Cumartesi

 




               Kendimden kendime dönen bir sorgu



                     sokrates demiş çoktan ''kontrolsüzleşen hedonizm tutkunun kölesi yapar insanı ve artık hiçbir şey mutlu etmez'' diye. acaba yıllar yılı hep kendi yolumda, kendi hazzım temelli, başkalarını az dinleyerek -ki en sık aldığım eleştiri kalın kafalı olmak bu yönüyle-, sürekli algılarıma ve zihnime güvenerek -ki hiç yanıltılmamış gibi- yaşadığım için mi artık eski mutluluklar kesmiyor beni? bu koşturmalardan, bu hep daha daha daha yarışından, güzelliğin bu denli kolay tanımlanırlığından ve kolay tanımlanır olmasının sonucu; kolay yitişinden yoruldum artık. insan durup dinlenmek istiyor çünkü ne zihnim ne bedenim bu yarışa yetmiyor artık. her şey çok hızlı çürüyor ve çok hızlı şekilleniyor yeniden. anlayamıyorum bile ne olduğunu çoğu zaman artık -ki ben hep gözledim bu dünyayı sanki 5 yaşında çocuk gibi-. çok fazla insan tanıdım, çok insana az ya da çok kendimi açtım. çok randevular, çok görüşmeler, çok roller içinde bulundum. bugün geldiğim noktada; bilmenin verdiği güvence aynı zamanda bilmemenin verdiği rahatlığı baltalıyor gibi. bu süreçlerde zaman zaman çelişkilere de düştüm. ne yapıyorum ben? dedim, neden buradayım? oldum, bunun için miydi? diye düşündüm. aslında düşününce kendim de olamadım çünkü hep bu yarışa mutlu aile tablolarıyla, bilbordlarda, güzel kaliteli fotolarda itildik biz. hep mevcut halimizin kötü, yetersiz olduğu vurgulandı. hep o vitrindeki kırmızı kazak evdekinden daha güzel gösterildi bize. yeni hep iyi dendi, içi önemsenmedi, şekli değerli edildi, ruhu öldü her şeyin ve hep beraber oradaydık. gerçekten bu muydu aradığım haz? farkındaydım bazen tanıdığım insanların derman olamayacağına ama yine de inandırmak tatlı geldi kendimi. gerçekler mutlaka çıkar ortaya ve çıktı da defalarca sanki başta hiç kandırmamışım gibi kendimi. sonunda dramasını da yaşamayı hak gördüm kendime. yediğim yemeklerden sıkıldım obur davranmaktan, gezmekten sıkıldım sürekli yollarda zaman harcamaktan, gülmekten sıkıldım filmlerden sıkıldım her şeyden çünkü her şeyi en temelde çok sevdiğim gerçekten istediğim için değil bir mesaj kaygısıyla, bir etiket arayışıyla -ki her zaman etiketsiz olmayı seçsem bile-, bir popüler kültür gereği gibi yaptım gibi hissediyorum. yapmak için yapmadığını hazzı için yaşadığını dik kafalı olduğunu söyleyen ben yine yapmak için yapmışım gibi yani kendimle çelişmişim. hayatın kendisini hep içime almaya çalıştım. hep istedim, hep bana bana dedim, başkaları alırken bana neden yok dedim ama ben ona ne verdim? şükret demiyorum kendime çünkü durdurur bu yaşamımı. elbette ihtiyacımız var ama bu kadarı her anlamda bir obezlik oldu. pek çok öğretilerde, inançlarda, felsefelerde temelde bu var gibiydi oysa; hayat verdiklerinle yaratıyordu anlamını ve sen gittikten sonra kalandı seni sen yapan. ironik evet; hep almaya, görmeye, dahil olmaya, dokunmaya alışan bizim için bu hayatın reçetesi biz gittikten sonrasını gösteriyor. bunu birazcık iş gereği yaptım ama yeter mi? ne derece başardım bilemeyeceğim asla. iyilik yapmak önce kendini kurtaran bi şey oluyor. iyi olmak önce iyiliği yapana iyi geliyor. uzattığın her el önce kendine uzanıyor. başkasının güldürdüğün her an senin yaralarını kapatıyor. hayatın sürekli vermesi gerektiği yalanlarından, mutlaka uzanıp almanın mutluluğu huzuru vereceği klişelerinden yoruldum ve artık sökmüyor da bana uzandığım an sanki her şey külleşiyor. beklemenin hazzını, sabrın insanı bilgeleştirdiğini, olmayanların insana eklediklerini ne çabuk unuttum oysa boyum kadar bu konularda okudum izledim ama değmedi yüreğime demek ki. verdiğin kadarsın, bizden çıkan yol sonunda bize dönüyor tekrar, dışarda aradığın her çözüm içinde sonlanıyor, insanlara yöneldiğin her an kendine dönüşün demek. bu yüzden vermen gerekiyor dışarıya. vermekten utanma, sevgini bile. sevilmekten önce sevmeyi becer, sevilmek senin olayın değil ki zaten kendini bununla hırpalama. bir heykelin inşa süreci gibi eksildikçe, verdikçe, kırıldıkça yer yer şekilleniyor insan. ilkelliğini ne kadar yenersen o kadar rahatlayacaksın -hoş bu ilkellik bile değil bi kartal yiyeceğinin fazlasını almayı istemez alır ve doyar olayı biter- tıkıyorsun sanki bir eskici gibi her şeyi sırf almak için, istifçisin ruhunda. bu boşluğunu da doldurmuyor yükün oluyor artık. her eklemlediğin şey sorumluluğun artık tüy gibi yıkıveriyor dik duran her şeyi. az ve özü kovala, nitelik hep önde olsun nicelik yanıltır, kendini mühim bi şey gibi gösterir ama aynı zamanda meşgul de eder ruhunu. eksilmeyi öğren, öğrenmesen de zaten hayat bunu kaybettiklerinle gösterecek sana. o zaman ne yapacaksın?

1 Ekim 2021 Cuma

 




        Neye üzülüyorum konu ne?


          Malum bildiğin üzere gereksiz bir tartışmanın içine girdik ki gereksizliği göreceli elbette sen bunun bi tür prova olduğunu düşünüyorsun ki dışardan bakınca öyle evet sonda gerekli hissedeceğim. Benim takıldığım nokta tartışmak değildi, tartışma yorsa da bu değil konu bence, benim şaşırdığım nokta; benim bu tarz bi şekilde sınava tabi tutulmam (dediğin gibi kısmen gururumun alt edilir olması olabilir kafamı kurcalayan ki zaten hep edilir ben aksine inanmak istesem de sevince hep yenilir oluyorum bu nasıl kibir çözemedim), bunun yanında dalga geçildiğini düşünmek olabilir ki gülüş tınısı ilk kez garip geldi o an ki aslında herkes biraz dalga geçilirdir ben hep geçmekten unutmuşum galiba kendimi, birkaç günlük süren ütopik sohbetin gerçekliğe yüz üstü çakılması olabilir ki bu iyi mi kötü mü bilmiyorum zaten hep yüksek gitmeyecekti belki de kısaltmış olduk uçuş süresini ki doğru zeminini bulmuş oldu, geçmişte ''ben o değilim ben sandığın gibi değilim benden nasıl beklersin'' tarzı kendimi nafile savunma gayretlerim olabilir çünkü özellikle konu kadınlık ve bunun üzerinden erkeğe yansıtılan karşı daraltıcı argümanlar ve tartışmaya kapalı kutsanmış konular olunca canım sıkılıyor zaten doğal olarak kadının bunu kullanmasından ötürü cinsel yönelimimi bile sorgulayacak raddeye gelmiştim ne kadar estetiğini beğensem bile ama şu an düşündüğüm tek şey taşlansa da savunmak kendi düşüncemi tek kalacağımı bilsem bile. hangisi tam sebep bilmiyorum ama en çok beni sarsan bu tarz bi durumun benim için sıradan geçişinin olmayacağını tahmin etmeni beklerdim belki de bekleyerek bunu yapıp o sevmediğin kibir olgusunu ve diğer tüm aklı başında olamayışları tepetaklak etmek, yeniden dizayn etmek de istemiş olabilirsin ki bu denli düşündüysen gayet zekice. hoş belki de artık eskisi kadar kırılgan ve alıngan değilim sözümü dayanak görmüş de olabilirsin ama satır aralarındaki iç çelişkilerimden de bunu kaybetmenin ne denli zor olduğunu da bilen birisin bunun için yüzleşmek gerekli daha önce dediğin gibi olayın içine girmeden verilen tepkiler hep ideal olsa da içinde çok farklı olabiliyor. Başım ağrıyarak başladığım sohbette keyifle 4 saat geçirip ağrım sızım kalmamışken tekrar başa döndüm arada bir sürü şey öğrenip bir sürü şema yakıp yıktım zihnimde iyisiyle kötüsüyle gerekliydi. Garip yani cidden resmen bi salıncak gibi, ne kadar yukarı çıkarsan o kadar ters yönde de itiliyorsun. Ne kadar yükseldiysen o kadar düşüşün şiddetli oluyor. Belki de hep satır aralarında senin vurguladığın gibi denge ve düşük metronom olması gerekiyordu. Anlaşılıyorum galiba lan fikri bana o kadar büyülü gelmiş ki çok fazla parlatmış olabilir her şeyi. Çok fazla parlaklığın sonu genelde zifiri karanlık olur zaten. Bunu sana sitem için yazmadım veya bi soğuma da olmadı sadece yazmak zorundaydım çünkü yazmasaydım rahatlayamazdım, kendini üzmene de gerek yok yaşanması gerekliydi ve öğrenilmeliydi. değer verince bokunu çıkarmak ile kimseye değer vermemek arasında kafası kesikçe yaşamak çok zor bunu öğreneceğim kalın kafama girecek eninde sonunda. keşke böyle bi insan olmasaydım ama böyle olmasaydım da o da tatmin etmeyebilirdi. son olarak; özgüveni yüksek birisi olduğum için bu testin zor olduğunu ama gerekli olduğunu düşünüyorum, bu sınavlar canımı acıtsa da güçlendirecek bu kırılganlıklarımı azaltacak, abartma eğilimimi her açıdan dizginleyebileceğim belki haz azalacak belki acı haz verecek ama hata da azalacak aynı oranda keyif de. ve daha ayakları yerde insana dönüşeceğim, teşekkür ederim beni böyle sınadığın için, artık gülebiliriz beraber. 

21 Nisan 2011 Perşembe

Hayat Hikayem.

Hayat hikayesi
10 şubat 1986 tarihinde kış ortasında hayata gözlerimi açtım diye bi giriş saçma olurdu. Ağlayarak başladım birinci olduğumu sanırken ki herkes birinci doğar zamanla geriler o kesin ağladım çünkü ciğerlerim açılmalıydı o güne kadar açılmadı belki de ve ebe çok sert vurmuştu popoma dün gibi hatırlarım. Annemi emme konusunda kısa süreli çabam olduğundan günlük 2 litrelik süt serumlarıyla tükettim ki hala emmeye karşı saplantılı sayılırım (bknz: meme fetişizmi kaynağı belki de) Çocukluğum babamın omzunda merdivenleri çıkma çabasıyla geçti. Ha bide her türlü meyveyi sıkıp tükettirme meyilli annemin çabalarıyla. Çevremizdeki çingene diye adlandırılan insanların ''alman bebesi mi bu?'' tavrıyla büyüdüm ve çok çingene kız ısırdı beni. Annemin, ölümden döndün dediği bi şekilde mosmor olduğum iddia edilir ki hiç görmediğim 'babamın ağlamasına' şahit olmuş olduğumda söylenir mosmor halde ne kadar olabildiysem artık. Çocukluğum eti'nin harf şeklindeki bisküvileriyle bir şeyler yazmakla, iş sonu gofreti tadında seramonilerle, kendime ait bi bezi emerek geçti. Dışarının zorluklarını sezmiş olmamdan olsa gerek çelişkili ve kaçınan bi ebeveyn ilişkim oldu. Yani onlar uzaklaşırken zırlamaklı onlar varken kendi kendime oyalanıp uzak durmaklı bi ilişki. Ta ki ilkokula başladım çelişkili yaklaşımım bitti yaklaşımım bitti. İlkokulda kalabalık bi sınıfta sivrilen bir öğrenciydim yaramazlık pek yapmasam da uslu durduğumda iddia edilemezdi. İçsel bi motivasyonla ilkokul ortaokul lise dönemlerinde hep takdir belgesi aldım ama hiç kimseyi takdir etmedim. Sınıf ve mahalle takımlarına genellikle topum olduğu için dahil edilsem de taşralı çocukların ürettiği her tür aptal oyunda kendimi buldum. Ama oyunlarda piyondan çok arkadan yönetmenin ve stratejik adamlarla düzeyli ilişkilerin gerekliliğinin farkına çabuk vardım ve uyguladım. Sado-mazo şekiller alan önce kavga edip sonra madem dövemedik birbirimizi araya gitmesin kan kardeşi olalım tavrı da bu yüzdendir. En son o zamanlarda kan görüp kanla haşır neşir olabilmişte olabilirim. Okul dönemindeyse her açıdan çok farklı sikletlerde insanların minyatürleriyle tanışarak, kaynaşarak geçti. Bu dönemlerde bisikletle akrobatik hareketler, atari,tetris, futbolcu kartları, taso vb üretilen her türlü oluşumlarda yer edindim. Pokemon, tsubasa,tom&jerry...vb yüzünden sabahın 6sında uyanıp annemi sinir harbine sokanda bendim. Kasete farklı gelen şarkıları çekmeyle devam eden ortaokul hayatımda hassiktir yine radyo spikeri konuştu şeklinde hayıflanmalarımda olmuştur. Liseye doğru ergenliğin etkisiyle protest ve sert olan şeylere ilgim arttı. Aynı dönemde korn ,metallica, sezen aksu ,ahmet kaya'yı yakın zaman dilimlerinde dinleyebilen bi bünyem vardı. Zamanla hazırlık görme ve ingilizcem ilerledikçe Türkçe şeylerden uzaklaşma tavrım oldu yani bi kültür kayması yaşadım. Kısa saçtan uzun saça dönüşmeler falan giyim tarzında ve sosyallik çerçevemde değişimde olmuştur. Bu dönemde mantık süzgeci yerine referansı genellikle sikim olarak seçtiğimden her tür duyguyu abartı yaşamaya çalışan ve herşey bi tek bana oluyor tavrıyla sivilce sahibi olan birisiydim. Aynı dönemde okuduğum birkaç kitap hem dinsel hem siyasal şekillenmemin ışığını da yaktı. Bu dönemde ayrıca platonik bi aşkta buldum kendimi, türlü maymunluklar, entrika modları, gizli numaradan alo kimsin be cümlesini duyma çabası, hadi derse girmeyip içek la tavrıyla, okul kantininde yayılmış fıstıkları birayla tüketebilecek aptal cesaretli günlerim oldu. Bar kültürü, sigara, nargile, alkol, porno, ve türlü zararı devletçe onanmış şeylerle de yoğun ilgi dönemimde aynı dönemdir. Üniversite sınavı çalışmalarını akneli, şampiyonlar ligi heyecanlı, 4 kişilik multiplayerlı fifa 2005, playstation, counter strike...şeklinde yapmış olmama rağmen en düşük denemenin 20 puan altına okuduğum üniversiteyi kazandım veya kaybettim 'nerden baktığına bağlı bu.' Bilinçsiz değildim ama bu dönemde yalnız kaldığımda genelde kendimi geliştirme için genel kültür çabalarım olmuştur.(yeni öğrendiğim kelimeleri yazmak gibi) Üniversite dönemim hedef haline gelen ilişkiyle ve herkes evine giderken evde yalnız kalıp adım ona özgürleşme çabası ve iş arkadaşlığı ile lise arkadaşlığı arası seviyede arkadaşlıklarla yatakta ve batakta eşi iyi bulma çabasıyla geçti. Genel olarak üniversite ortamımdan memnun olmaya çalıştım. Sahilde sigara içmek için gecenin 4ünde çıkmayı, seyyar köftecinin 2liralık köftesine aşık olmayı, kopyadan yakalanıp erken diye sınava gitmemeyi, tek ders sınavında okulu bitirmeyi ama dersler yüzünden hayatı zindan etmemeyi özlüyorum , ve hala baba parası yiyen edalarıyla 'okul hayatı güzeldi' diyorum. Okul bitince zorunlu dönüşle ailemin yanına geldim. Tabi ki de her Arjantin'li futbolcunun Türkiye'ye geldiğindeki uyum sorunundan beterini yaşadım, yaşıyorum. Yarım yamalak birkaç arkadaşımla en büyük aksiyonumuz maç izlemek, bira içmek olarak 1 senedir kpss'ye hazırlandım, şuan farkında değilim seneye ne olacağına nerede olacağıma, asla kendimi idealist öğretmen olarak göremedim daha doğrusu öğretmen olarak göremedim. Bugünlerde zaman zaman iş çabamdan sakal kesmekteyim ki sakalı uzun insanları işsiz olarak adlandırabilirim. Kafamda binlerce hayal var ama iğneyle patlatanda benim baloncukları. Şunu yeni yeni görüyorum ki zihnimdeki üçgen şemaya yıllarca kareyi sokmaya çalışmışım ve yalama etmişim beynimi. Yaşamaktan çok arkasında yatan sebeplerle uğraşmış psikolojik bulgularımla anlaşılmaz kalmışım. Yavaş yavaş daha duygusuz ve sorgulamaz oluyorum. Daha sağlıklı mı bu bilemiyorum. Bu kadar uzun yazıyı ben olsam okumazdım ne yalan söyleyeyim ama eğer iş bu cümleyi okuma raddesine geldiyse çok geç demek isterim. Bunu da yapmasam olmaz. THE END.