Kendimden kendime dönen bir sorgu
sokrates demiş çoktan ''kontrolsüzleşen hedonizm tutkunun kölesi yapar insanı ve artık hiçbir şey mutlu etmez'' diye. acaba yıllar yılı hep kendi yolumda, kendi hazzım temelli, başkalarını az dinleyerek -ki en sık aldığım eleştiri kalın kafalı olmak bu yönüyle-, sürekli algılarıma ve zihnime güvenerek -ki hiç yanıltılmamış gibi- yaşadığım için mi artık eski mutluluklar kesmiyor beni? bu koşturmalardan, bu hep daha daha daha yarışından, güzelliğin bu denli kolay tanımlanırlığından ve kolay tanımlanır olmasının sonucu; kolay yitişinden yoruldum artık. insan durup dinlenmek istiyor çünkü ne zihnim ne bedenim bu yarışa yetmiyor artık. her şey çok hızlı çürüyor ve çok hızlı şekilleniyor yeniden. anlayamıyorum bile ne olduğunu çoğu zaman artık -ki ben hep gözledim bu dünyayı sanki 5 yaşında çocuk gibi-. çok fazla insan tanıdım, çok insana az ya da çok kendimi açtım. çok randevular, çok görüşmeler, çok roller içinde bulundum. bugün geldiğim noktada; bilmenin verdiği güvence aynı zamanda bilmemenin verdiği rahatlığı baltalıyor gibi. bu süreçlerde zaman zaman çelişkilere de düştüm. ne yapıyorum ben? dedim, neden buradayım? oldum, bunun için miydi? diye düşündüm. aslında düşününce kendim de olamadım çünkü hep bu yarışa mutlu aile tablolarıyla, bilbordlarda, güzel kaliteli fotolarda itildik biz. hep mevcut halimizin kötü, yetersiz olduğu vurgulandı. hep o vitrindeki kırmızı kazak evdekinden daha güzel gösterildi bize. yeni hep iyi dendi, içi önemsenmedi, şekli değerli edildi, ruhu öldü her şeyin ve hep beraber oradaydık. gerçekten bu muydu aradığım haz? farkındaydım bazen tanıdığım insanların derman olamayacağına ama yine de inandırmak tatlı geldi kendimi. gerçekler mutlaka çıkar ortaya ve çıktı da defalarca sanki başta hiç kandırmamışım gibi kendimi. sonunda dramasını da yaşamayı hak gördüm kendime. yediğim yemeklerden sıkıldım obur davranmaktan, gezmekten sıkıldım sürekli yollarda zaman harcamaktan, gülmekten sıkıldım filmlerden sıkıldım her şeyden çünkü her şeyi en temelde çok sevdiğim gerçekten istediğim için değil bir mesaj kaygısıyla, bir etiket arayışıyla -ki her zaman etiketsiz olmayı seçsem bile-, bir popüler kültür gereği gibi yaptım gibi hissediyorum. yapmak için yapmadığını hazzı için yaşadığını dik kafalı olduğunu söyleyen ben yine yapmak için yapmışım gibi yani kendimle çelişmişim. hayatın kendisini hep içime almaya çalıştım. hep istedim, hep bana bana dedim, başkaları alırken bana neden yok dedim ama ben ona ne verdim? şükret demiyorum kendime çünkü durdurur bu yaşamımı. elbette ihtiyacımız var ama bu kadarı her anlamda bir obezlik oldu. pek çok öğretilerde, inançlarda, felsefelerde temelde bu var gibiydi oysa; hayat verdiklerinle yaratıyordu anlamını ve sen gittikten sonra kalandı seni sen yapan. ironik evet; hep almaya, görmeye, dahil olmaya, dokunmaya alışan bizim için bu hayatın reçetesi biz gittikten sonrasını gösteriyor. bunu birazcık iş gereği yaptım ama yeter mi? ne derece başardım bilemeyeceğim asla. iyilik yapmak önce kendini kurtaran bi şey oluyor. iyi olmak önce iyiliği yapana iyi geliyor. uzattığın her el önce kendine uzanıyor. başkasının güldürdüğün her an senin yaralarını kapatıyor. hayatın sürekli vermesi gerektiği yalanlarından, mutlaka uzanıp almanın mutluluğu huzuru vereceği klişelerinden yoruldum ve artık sökmüyor da bana uzandığım an sanki her şey külleşiyor. beklemenin hazzını, sabrın insanı bilgeleştirdiğini, olmayanların insana eklediklerini ne çabuk unuttum oysa boyum kadar bu konularda okudum izledim ama değmedi yüreğime demek ki. verdiğin kadarsın, bizden çıkan yol sonunda bize dönüyor tekrar, dışarda aradığın her çözüm içinde sonlanıyor, insanlara yöneldiğin her an kendine dönüşün demek. bu yüzden vermen gerekiyor dışarıya. vermekten utanma, sevgini bile. sevilmekten önce sevmeyi becer, sevilmek senin olayın değil ki zaten kendini bununla hırpalama. bir heykelin inşa süreci gibi eksildikçe, verdikçe, kırıldıkça yer yer şekilleniyor insan. ilkelliğini ne kadar yenersen o kadar rahatlayacaksın -hoş bu ilkellik bile değil bi kartal yiyeceğinin fazlasını almayı istemez alır ve doyar olayı biter- tıkıyorsun sanki bir eskici gibi her şeyi sırf almak için, istifçisin ruhunda. bu boşluğunu da doldurmuyor yükün oluyor artık. her eklemlediğin şey sorumluluğun artık tüy gibi yıkıveriyor dik duran her şeyi. az ve özü kovala, nitelik hep önde olsun nicelik yanıltır, kendini mühim bi şey gibi gösterir ama aynı zamanda meşgul de eder ruhunu. eksilmeyi öğren, öğrenmesen de zaten hayat bunu kaybettiklerinle gösterecek sana. o zaman ne yapacaksın?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder